Modern İnsanın Paradoksu: Eflatun’un Aynasında Kendimize Bakmak
"Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın!" derken, aslında dış onay bağımlılığının ruhu nasıl köleleştirdiğini anlatıyor. Başkalarının gözündeki yerimizi inşa etmeye çalışırken, kendi içimizdeki sarayı yıkıyoruz. Kendini sevilmeye bırakmak, bir edilgenlik değil, bir özgüven ve teslimiyet halidir. Maskelerden arınmış bir ruh, zaten doğası gereği mıknatıs gibi sevgiyi çekecektir.
İnsanlık tarihi, doğrusal bir ilerlemeden ziyade, ruhun derinliklerinde yankılanan bir döngüden ibarettir. Binlerce yıl önce Atina’nın zeytinliklerinde yankılanan o bilge ses, bugün modernitenin gürültüsü içinde kaybolmuş "huzursuz ruhlarımıza" aslında tek bir hakikati haykırıyor: Kendi kurduğumuz hapishanelerin anahtarı yine kendi elimizde.
Eflatun’a yöneltilen o iki soru, aslında her sabah aynaya baktığımızda kendimize sormaktan korktuğumuz sorulardır. Neden buradayız ve neden bu kadar mutsuzuz?
Zamanın ve Sağlığın İronik Takası
Eflatun’un ilk tespiti, insan psikolojisinin en trajik çatışmasını gözler önüne seriyor. Çocukluktan kurtulup bir an önce "yetişkinliğin mutlak gücüne" ulaşmak için acele eden insanoğlu, o zirveye vardığında aslında kaybettiği şeyin saflık ve özgürlük olduğunu anlıyor. Zamanı bir kum saati gibi değil, bitmesi gereken bir görev gibi yaşıyoruz.
Daha da acı olanı ise bedenimizle yaptığımız o kötü pazarlık. Hırsın kör ettiği gözlerimizle para kazanmak adına sağlığımızı feda ederken, hayatın son düzlüğünde kazandığımız tüm o serveti, kaybettiğimiz bir nefes sıhhati geri almak için harcıyoruz. Bu, kâr amacı gütmeyen değil, düpedüz zarar üzerine kurulu bir hayat bilançosudur. Yarın endişesiyle bugünü katleden insan, aslında ne dünle barışabiliyor ne de yarınla kucaklaşabiliyor. Hiç ölmeyecekmiş gibi kurduğumuz o devasa planlar, günün sonunda "hiç yaşamamış gibi" sessiz bir vedaya dönüşüyor.
Sevgi ve İhtiyaç: Özgürlüğün Formülü
Peki, bu labirentten çıkış nerede? Bilge, ikinci sorunun cevabında modern dünyanın tüm pazarlama stratejilerini ve "kişisel gelişim" masallarını yerle bir ediyor.
"Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın!" derken, aslında dış onay bağımlılığının ruhu nasıl köleleştirdiğini anlatıyor. Başkalarının gözündeki yerimizi inşa etmeye çalışırken, kendi içimizdeki sarayı yıkıyoruz. Kendini sevilmeye bırakmak, bir edilgenlik değil, bir özgüven ve teslimiyet halidir. Maskelerden arınmış bir ruh, zaten doğası gereği mıknatıs gibi sevgiyi çekecektir.
Makalenin son düğüm noktası ise mülkiyet kavramına bakışımızda gizli. Bugünün dünyası bize "daha fazla şeye sahip olursan daha mutlu olursun" yalanını satıyor. Oysa Eflatun’un yüzyılları aşan reçetesi çok daha sade:
"Önemli olan hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır."
Gerçek zenginlik, biriktirdiğimiz nesnelerin çokluğuyla değil, eksikliğini hissetmediğimiz şeylerin sayısıyla ölçülür. İhtiyaçlarımızı azalttıkça, ruhumuzun üzerindeki o ağır yükler kalkar ve insan ancak o zaman gerçekten nefes almaya başlar.
Sonuç olarak;
Modern insan, Eflatun’un bu kadim uyarısını kulak arkası ettiği sürece, sahip olduğu eşyaların kölesi, geleceğin kaygılı bir seyircisi olmaya mahkûmdur. Oysa bilgeliğin yolu basittir: Bugünü yaşa, sağlığını koru, kendini olduğun gibi kabul et ve ruhunu azla yetinmenin asaletine alıştır. Çünkü hayat, biriktirdiğimiz eşyalar değil, o eşyalar yokken kim olduğumuzdur.
Hadi bugün başlayalım..
HAYATI KUCAKLAMAYA..
Akademisyen yazar Semanur PERİM










Benzer Haberler
ALANYA’NIN GÜÇLÜ İSMİ MAHİR ALKAN’DAN MÜZİK SEKTÖRÜNE İDDİALI GİRİŞ
RAMAZAN AYINDA HARİKA İFTAR MENÜLERİ
MÜZİK YAPIMCILIĞINA SOYUNDU
KADIN LİDERLER KULÜBÜNDEN KADINLARA İFTAR YEMEĞİ
ŞAHSENEM’DEN 8 MART’TA ANLAMLI KONSER
THROWBACK FESTIVAL: 21 HAZİRAN’DA İSTANBUL 90’LARA IŞINLANIYOR!
11 Mart: Sular Yükselirken Ruhun Kadersel Uyanışı
TÜRKİYE'DE KADIN OLMAK..